Hükümet ve Devlet Üzerine

741

Hükümet ve devlet ayrımının çoğu zaman yapılmadığı, politik konularda sohbet ederken devletin hükümetle eşanlamlı olarak kullanıldığına hepimiz denk gelmişizdir. Hatta bu terimler arasındaki anlam bulanıklığını akademik çalışmalarda dahi görmek mümkün. Bu kafa karışıklığının temel sebebinin devletin hükümete kıyasla daha soyut bir kavram olmasından kaynaklanıyor olması oldukça muhtemel. Peki, Türk Devleti’nin varlığından söz ederken hangi dönemden bahsetmiş oluyoruz? Türk hükümetinden bahsederken ne ifade etmiş oluyoruz? Türk hükümeti varlığı 1920’lerden bu yana devam etmektedir diyebilir miyiz? Aslında hükümetler varlıklarını devam ettirmez, belirli aralıklarla değişirler. Peki bu değişim devletin de hükümetle birlikte değiştiğini mi ifade ediyor?

Hükümetin ne olmadığını anlamak, devletin ne olduğunu anlamaktan geçer.

Devlet Nedir?

Devlet bir tür siyasal örgütlenme olup, tarihte çok eskilere dayanır. Günümüzde hakim olan devlet türü ise modern devlettir.  Peki, modern devlet nedir? Modern devletin kabul edilen iki farklı tanımı vardır. Bunlardan biri modern devletin hukuki tanımıdır. Bu tanım 4 maddeden oluşur:

1- Stabil sınırları olan bir toprak parçası/bölge.

2- Bu topraklarda yaşayan bir popülasyon.

3- Politik otoriteye sahip bir hükümet.

4- Varlığının uluslararası platformda tanınması.

Görüldüğü üzere, hükümet devletin özelliklerinden sadece bir tanesidir ve devletin yerini alamaz. Hükümet devlet adına, devlet kurumları aracılığıyla çalışır (Miliband 1969). Hayattan bir benzetme yapalım: Dini açıdan yaklaşacak olursak, hükümeti devlet olarak görmek şirk olarak tanımlanabilir.

Stabil sınır koşulu oldukça önemli. Bu madde, devletin toprak bütünlüğünü legal açıdan koruma altında alıyor. Mesela, etnik gruplar içinde yaşadıkları devletin toprak bütünlüğüne karşı çıkıp kendi topraklarını talep ederlerse ve bu uğurda silahlanmaya giderlerse, bu durumun hukuki açıdan bir meşruiyeti yok. Ancak devlet kurumları aracılığıyla legal yollardan verilebilir toprak. Örneğin, referandum aracılığıyla.

Bu topraklarda yaşayan insanların kültürel ve sosyolojik açıdan ortak aidiyetleri vardır. Örneğin, bu aidiyetler halkı başka bir halktan ayırt etmeye yarar. Bunu ayırımcı bir kategorileştirme olarak görmemek gerekir. Sartori’nin de belirttiği gibi sınıflandırmalar bir grubun diğer bir gruba oranla daha fazla ortak yönlerinin ve benzerliklerinin olduğunu ifade eder (Gazibo and Jenson 2004). Yani sınıflandırmaları ayrımcılık amacı gütmeyen benzerlik kategorileri olarak düşünebiliriz.

Devletler, diğer devletler tarafından tanındığı ve kabul gördüğü müddetçe var olabilir. Günümüzde bir devletin uluslararası alanda kabul görmesi demek Birleşmiş Milletler’e üyeliği anlamına gelmektedir. Bir devlet, belli kriterlere sahip olup hukuki anlamda uluslararası kabul gördükten sonra bu statüsünü kolay kolay kaybetmez. Bu kriter de oldukça önemli. Aksi takdirde herhangi bir silahlı grup belli bir bölgeyi kontrol altına alıp kendilerini devlet olarak ilan edebilir. Bu maddeyi biraz somutlaştıracak olursak Suriye’deki durumu düşünebiliriz. Ortada BM tarafından tanınmış bir devlet var ve güç kullanımının sadece o devlete ait olduğunu biliyoruz. Devlet olmayan aktörler silahlanıp devlet güçleriyle çatışma halindeler. Suriye rejimi ise bu devlet dışı aktörleri terörist olarak tanımlıyor. Batı ise Suriye rejimini meşru görmediği için rejimin terörist ilan ettiği aktörleri direnişçi olarak tanımlıyor ve yardımda bulunuyor. BM tarafından devlet statüsü zamanında tanındığı için, Suriye Devleti’nin reddedilmesi de mümkün değil. Esad’ın demokratik olmaması uluslararası arenada Suriye rejiminin meşruiyetini ortadan kaldırır mı? Devletin legal tanımına baktığımızda buna evet dememiz mümkün değil. Nitekim, demokrasi sadece bir yönetim şeklidir ve devletin şartlarından biri değildir. Ama yine de evet diyorsak, o halde Kuzey Kore, Çin veya krallıkla yönetilen Arap devletlerinin de meşru devlet statülerini geri almamız gerekiyor. Kısacası, bu mantıkla demokratik olmayan bir ülkeye devlet statüsü verilmemesi gerekiyor. Bu tartışmayı modern devlet olgusundaki ve dünya düzenine dair yaşanan değişiklik açısından ele almak da mümkün. Sonuçta devlet kavramı tarih boyunca sürekli değişime uğramış bir kavram. Bir başka örnek ise Kıbrıs örneği. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmıyor ve bu olay Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgali olarak görülüyor.

Modern devletin bir de sosyolojik tanımı var. Asıl devlete bugünki devlet statüsünü veren tanım olarak bu tanımı görebiliriz. Bu tanım Max Weber’in tanımıdır. Devletin hukuki tanımına şunları ekler:

1- Kurumsal özelliktedir ve kişisel olmayan, bürokratik bir işleyişe sahiptir.

2- Güç kullanımını tekelinde barındırır.

Devletten başka kimse güç kullanımına başvuramaz. Devletin toprakları üzerinde yasa çıkartıp uygulayabilecek tek kurum devlettir. Polis ve askeri teşkilatıyla tüm güç kullanımı devlete aittir. Dolayısıyla, devlet dışındaki herhangi bir silahlanma amacı ne olursa olsun meşru değildir.

Modern devlette gördüğümüz başka bir özellik ise devletin bağımsız ve tek egemen güç oluşudur. Örneğin, eskiden devlet bağımsızlığını kilise ile paylaşırdı. Modern devletle birlikte, dini makamların devletin egemenliği üzerindeki gücü sona erdi. Bunu, dinin devlet işlerinden ayrılması olarak yorumlayabiliriz. Bu sebepten ötürü modern devlet sıklıkla laikleşmeyle bağdaştırılır. Günümüzde küreselleşmeyle birlikte devletlerin uluslararası arenada birbirine bağımlılığını artmış olsa bile hala son sözün devlete ait olduğunu görüyoruz. Birleşmiş Milletler’in yaptırım gücü ne kadar kuvvetli olsa da, devletlerin kendi ulusal çıkarlarına göre hareket ettiğini gözlemliyoruz. Örneğin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimi ülke olan A.B.D, Birleşik Krallık, Fransa, Rusya ve Çin’in veto hakları mevcut. BM, insani müdahale yapacağı zaman bu devletlerden biri veto hakkını kullandığında, BM harekete geçemiyor. Bunun en güncel örneğini Suriye’de görebiliriz. Rusya ve Çin’in Suriye’de insani müdahaleyi veto etmesinden dolayı BM olaya dahil olamıyor. Görüldüğü üzere, globalleşme ve devletlerin gün geçtikçe artan karşılıklı bağımlılıklarına rağmen söz konusu BM bile olsa, son söz hala devlete ait. Realist düşünürlerin dediği gibi devlet, merkezde olmaya devam ediyor ve edecek.

Hükümeti bir firmadaki müdür, müdür yardımcısı ve alt elemanları olarak, devleti ise müdürün tüm bölümlerin bağlı olduğu en üst makam olarak düşünebiliriz. Bu üst makam, firmaya dair ne varsa hepsini kapsar niteliktedir. Müdür, firma işlemleri yürütmeliğe uygun bir şekilde yapar. Bu demek oluyor ki firmanın temsilcisidir bir bakıma. Firma için çalışır, iş bağlar ve firmanın iyi bir şeklde işlemesini hedefler; fakat, firma müdüre ait değildir. Müdür işten çıktığında dahi firmanın işleyişi devam eder. Devlet ve hükümet ayrımı da bu şekildedir.

Devleti temsilen konuşma yetkisi hükümetin tekelinde olsa bile uluslararası arenada hukuki statüye sahip olan hükümet değil devlettir. Hükümet, devlet tarafından görevlendirilen bir aktör olarak düşünülür (Peterson 1997). Bir ülkenin elçisi gibi düşünebiliriz. Elçiler değişir ama temsil ettikleri ülkeler değişmez.

Halk, ortada bir yanlış politika olduğunu düşünüyorsa, hükümete muhalefet yapabilir çünkü politikaların belirleyicisi hükümettir. Haliye, yanlış politikaların sebebi de devlet değil hükümettir. Yine aynı şekilde, bağımsız ve egemen olan hükümet değil devlettir. Hükümete muhalefet, olmazsa olmazlardan biriyken, devlete muhalefet vatan hainliği olarak tanımlanır. Günümüzde, otoriter hükümetler kendilerini devlet olarak görüp yapılan muhalefetleri vatan hainliği ve milli irade karşıtı olarak değerlendirebilirler; fakat, bu oldukça tehlikeli bir politikadır ve devlete karşı tavır almaya sebep olabilir. Anlayacağınız, bu tam anlamıyla ateşle oynamaktır (Flint ve Taylor).

                                                Kaynakça

Crawford, J. (2006). « The creation of states in international law ». Oxford: Clarendon Press.

Flint, C. and Taylor, P. 2007. « Political geography: world-economy, nation-state and locality ». London: Prentice Hall.

Gazibo, Mamoudou et Jane Jenson, « La politique comparée : fondements, enjeux et approches théoriques ». Montréal, Presses de l’université de Montréal, 2004.

Millibandi R. 1069. « The state in capitalist society ». New York: Basic Books

Peterson, M. J. 1997. « Recognition of governments: legal doctrine and state practice ». 1815–1995. London: MacMillan.