Anayasa Değişiklik Teklifi: Cumhurbaşkanlık Sistemi

1.73K

10 Aralık’ta anayasada değişiklik yapmak üzere teklif meclise sunuldu. 330 milletvekili onayı olduğu takdirde referanduma sunulacak. Referandumdan evet çıkması halinde anayasada oldukça önemli değişiklikler yapılacak. Öyle ufak tefek değişiklikler değil, tamamen bir sistem değişikliği hedefleniyor. Peki bu sistem değişikliği neleri içeriyor? Beklendiği gibi istikrarı sağlaması mümkün mü? Türkiye’nin demokratikleşme süreci için ne ifade ediyor?

Başkanlık değil Cumhurbaşkanlık Sistemi

Öncelikle, parlamenter sistemden vazgeçilerek, başkanlık sistemine geçiş söz konusu. Kamuoyunun başkanlık terimine sıcak bakmadığı anlaşılınca, başkanlık sistemi yerine cumhurbaşkanlığı sistemi denmeye başlandı; fakat, siyaset biliminde böyle bir terim yok. Diğer dillere çevirildiğinde başkanlık sistemi olarak çevriliyor. Yani biz adına Cumhurbaşkanlığı Sistemi desek bile aslında kendisi Başkanlık sisteminin özelliklerini içeriyor. Siyaset biliminde isimler bu kadar kolay değişmez. Örneğin, X ülkesini bugün demokratik sistem olarak tanımlarken, yarın bu aynı ülkeyi dermotratik sistem olarak tanımlayamayız. Demokratik sistem, demokratik sistemdir; parlamenter sistem, parlamenter sistemdir; yarı başkanlık sistemi, yarı başkanlık sistemidir. Yani anlayacağınız Cumhurbaşkanlığı sistemi, Başkanlık sistemi daha sevecen görünsün diye bir gecede Türk siyasal lügatına kazandırdığımız bir eşanlamlı terimdir. Bu tutumun akıllarda uyandırdığı bir soru mevcut: Tasarıda sunduğumuz sisteme inancımız tam ise, neden onu daha sevecen gösterme çabası içerisindeyiz?

Halkın Talebi, Halkın Temsilcilerince, Demokrasi Adına.

Hem ulusal hem de uluslararası arenada son birkaç yıldır Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşıp gittikçe otoriterleştiğine dair birçok eleştiri var. Mevcut iktidar ise buna karşı çıkıyor ve izlediği politikaların demokrasi dahilinde olduğunu savunuyor. Anayasa değişikliğinin gerekçesinde dahi ileri sürülen hedef Türkiye’nin daha demokratik ve istikrarlı bir sisteme geçişi olarak nitelendiriliyor. Aynı zamanda bu sistem değişikliği milletin talebi olarak değerlendiriliyor :

“Artık yepyeni bir Türkiye, demokrasiye ve millet iradesine canı pahasına sahip çıktığını tüm dünyaya gösteren bir millet vardır. Türkiye’nin hükümet sistemini millete ve onun iradesini güveni esas alan bir şekilde düzenlemek, sadece demokrasi ve hukukun gereği değil, aynı zamanda milletimizin canı pahasına ortaya koyduğu bir talep haline gelmiştir.”

1- Başkanlık sistemi vaadiyle Ak Parti 2015 Haziran seçimlerine hazırlanmıştı. Bu seçimin sonucu aslında ya başkanlık ya da parlamenter sistem olarak değerlendirmek mümkün. Seçim sonuçlarına baktığımızda aslında Ak Parti tabanının dahi başkanlık sistemine söylendiği kadar sıcak bakmadığı aşikar. Sonuç olarak, 2015’te halk dolaylı yoldan başkanlık sistemine hayır dedi. Haliyle başkanlık rafa kaldırıldı. Yani halktan sistem değişikliğiyle ilgili gelen herhangi bir talep yok.

2- 15 Temmuz hain darbe girişimine karşı koyan kitle sadece AK Parti seçmenleri değil, tüm tabandan insanlardı. Türk halkı demokrasiye asker elinin değmesine karşı çıktı. Bu kanlı girişime halkın karşı koyuşunun sebebini ne olursa olsun meşru hükümetini ve seçilmiş Cumhurbaşkanını savunması olarak değil de başkanlık sistemini savunması olarak algılanması hermeneutikin (yorum bilimin) ucunun ne kadar açık olduğunu bizlere bir kez daha göstermiş oluyor.

“Ülkemizde anayasalar, toplum ve temsilcileri tarafından değil, vesayetçi zihniyete sahip elitler tarafından, devleti sınırlamak için değil, toplumu hizaya sokmak için hazırlanmış metinler olmuştur. Milli iradeye ortak, milli iradeyi kontrol eden bir vesayet sistemi oluşturulmuştur.”

1- Bu açıklamaya katılmamak mümkün değil. Çok yerinde bir tespit; lakin, anlaşmazlıklar olduğu gerekçesiyle halkın ortalama %40’lık bir kesiminin temsilcilerini (ana muhalefet partisi de dahil olmak üzere) anayasa çalışmaları dışında bırakarak, tek bir politik partinin hazırladığı bu anayasa değişikliği nasıl oluyor da halkın temsilcileri tarafından yazılmış oluyor?

2- Bu sistem değişikliğinde devleti sınırlayıcı herhangi bir madde maalesef yok. Aksine, cumhurbaşkanına muazzam yetkilerin verilmesi ve yasama organının yetkilerinin sınırlandırılması söz konusu. Örneğin, cumhurbaşkanı kararnamesi yetkisi, yürütmenin yasama yapabileceğine işaret ediyor. Bu yetki günümüzde OHAL zamanında MGK tarafından çıkartılan kanun hükmündeki kararnameye eşdeğer.

3- Bakanlıkların kurulması ve dağıtılması, bakanların atanması ve görevden alınması, üst düzey kamu yetkililerinin atanması ve görevden alınması, cumhurbaşkanı yardımcılarının atanması ve görevden alınması…Bu yetkilerin hepsi Cumhurbaşkanına veriliyor. Aslında olay tam olarak şöyle: hükümet ve devlet arasındaki çizgi ortadan kalkıyor. Her ikisi de tek bir kişiye ait oluyor. 1655 yılında Fransa parlamentosunda 14. Louis “Devlet benim” demişti. Aradaki tek fark Fransa’nın o dönemde mutlak monarşi olmasıydı.

Devlet ve hükümet arasındaki sınır net bir şekilde belirlenmezse yaşanacak krizler daha yıkıcı boyutta olabilir. Parlamenter sistemdeki hükümet krizleri, hükümet krizleri olarak kalır ve devletle bağdaştırılmaz; fakat, başkanlık sistemindeki krizler devlet ve rejim krizine dönüşme tehlikesi içerir.

Demokrasi Hangi Sistemde Daha Dayanıklıdır?

Günümüze kadar yapılan araştırmalara göre parlamenter sistemle yönetilen demokrasilerin dayanıklılığı başkanlık sistemiyle yönetilen demokrasilerin dayanıklılığına kıyasla oldukça yüksek. Siyaset bilimcilerin artık uzun zamandır hemfikir oldukları bir konu bu (Jean-Louis Thiébault, Seymour Martin Lipset, Adam Przeworski). Tabii ki başkanlık sistemi demokrasiye uygun değil diye bir şey söylemek doğru olmaz. Diyebileceğimiz şey parlamenter demokrasinin daha uygun olduğu.

Araştırmalara göre, demokrasi kültürünün ve bürokrasinin tam anlamıyla yerleşmediği ülkelerde başkanlık sistemiyle birlikte yürütmeye tanınan olağanüstü yetkiler genelde başkan seçilen kimse tarafından kendi hırsları, hedefleri ve çıkarları doğrultusunda manipüle edilebilmektedir. Bu da ülkenin demokrasiden otokrasiye kaymasına sebep olmaktadır. Başkanlık sisteminde güçler ayrılığı ilkesine uyulmadığı takdirde tek adam rejimine dönüşmesi bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi.

Demokrasi için daha sağlıklı olduğu araştırmalarla kanıtlanmış olan parlamenter sistemi kaldırarak, yerine yine araştırmalarla demokratik istikrar için tehlikeli olabileceği kanıtlanmış olan başkanlık sistemini getirmek; bunu yapma sebebinin de mevcut anayasanın halkı temsil etmediği öne sürülmesine rağmen Türkiye’nin ana muhalafet partisinin bu sürecin dışında bırakmak ne derece mantıklı sorgulanması gerekir.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi İstikrar Getirecek mi? 

Bir başka sebep de Türkiye’deki politik istikrarsızlığın parlamenter sistemden kaynaklandığının öne sürülmesi. 2002 yılından beri tek başına iktidar olarak yürütülen bir ülkede politik istikrarsızlığın sebebi politik sistem olamaz. Koalisyon hükümetleri politik istikrarsızlığa yol açabilir; fakat Türkiye’de var olan istikrarsızlığın sebebi bu değil. Cumhurbaşkanı da aynı partiden, hükümet de aynı partiden. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği andan itibaren zaten gördüğümüz üzere pratik olarak başkanlık sistemini tecrübe ediyoruz. Yasama da yürütme de aynı partinin elinde. Hükümet yasa çıkarıyor, Cumhurbaşkanı yürülüğe koyuyor. Arada herhangi bir anlaşmazlık söz konusu değil. Mevcut hükümet ne isterse zaten yapabiliyor. Parlamenter sistemde başbakan hükümetin başı, Cumhurbaşkanı ise devletin başıdır. “Hükümetler gelip geçicidir, devlet kalıcıdır” sözü de bundan kaynaklanıyor. Velhasıl, önerilen tasarıda hükümet ve başı artık olmuyor, Cumhurbaşkanı ise devletin başı oluyor. Devlet ve hükümet ayrımı ortadan kalkıyor. Açıkça gözlemlendiği üzere Türkiye pratik olarak başkanlık sistemini yaşamaya başladığından beri politik ve ekonomik istikrar hızlı bir düşüşe geçti. Bu da başkanlık sisteminin Türkiye’ye ne kadar uygun bir sistem olduğu hakkında zaten bir fikir veriyor.

Cumhurbaşkanına meclisi dağıtma yetkisi veriliyor. Bu güçler ayrılığı ilkesine aykırı. Eğer yürütme organının, yasama organı üzerinde bir yaptırımı varsa, gerçek güçler ayrılığından bahsedemeyiz. Kaldı ki asıl tehlikeli olan şey, Cumhurbaşkanı meclisi dağıtmaya karar verirse, ki bunu yapması için herhangi bir ekstrem duruma ihtiyacı yok, hem TBMM hem de cumhurbaşkanının seçimi yenileniyor. Seçimi yenilenen cumhurbaşkanının önceki görev süresi de tekrardan başlıyor. Yani, bir  kimse 2 defa 5 yıllık süre ile cumhurbaşkanı seçilebilir kısıtlamasının görüntüde bir kısıtlama olduğu ortaya çıkıyor. Seçilen bu kimse, ikinci 5 yılını doldurmadan meclisi dağıtıp tekrar seçime giderek yıllarca cumhurbaşkanı olarak kalabilir. Tek bir partinin sürekli iktidarda kalması demokrasiye ters düşer. Demokrasi, iktidarda belirli sürelerle değişiklik gerektirir ki çoğunluğun tiranlığına maruz kalmasın halk. Demokratik ülkelere baktığımızda tek bir partinin sürekli iktidarda kalmasının mümkün olmadığını görüyoruz.

İstikrarsızlık, Dış Mihraklar ve Parlamenter Demokrasi

Bir de bu istikrarsızlığın dış mihraklara bağlanması durumu söz konusu. Parlamenter sistem mi suçlu yoksa dış mihraklar mı bir türlü karar veremiyoruz. Eğer suçlusu dış mihraklarsa, bundan önceki hükümetleri başarısızlıkla suçlayamayız, zira dış mihraklar eskiden beri var ve oyunlarını diğer hükümetler üzerine de oynadılar. Suçlu parlamenter sistem olsaydı, Ak Parti’nin ilk iki dönemindeki demokratik ve istikrarlı politikası mümkün olmazdı. Küçük bir hatırlatma yapalım: Günümüzde 3,5 bandında olan dolar 2007 yılında 1,2 bandındaydı. Yıllardır yaşanan iç savaşa rağmen Suriye lirası ise bugün 2015’e kıyasla TL karşısında değer kazanmış durumda.

Üç beş ayda bir dost değiştirmemizin sebebi politik sistemizden mi kaynaklanıyor? Bir gün Avrupa Birliği, diğer gün Şangay Beşlisi dememizin sebebi politik sistemden mi kaynaklanıyor? NATO’nun Libya’da ne işi var dediğimiz günün ertesinde NATO’nun Libya müdahalesinde üssümüzü kullandırmamız politik sistemden mi kaynaklanıyor? Hava sahamızı işgal eden Rus uçağının düşürülmesi alkışlanırken, birkaç ay sonra uçağın düşürülmesi kararının darbe girişimi sırasında bombardımana katılan pilotlar tarafından verildiğinin söylenmesi? Rusya tarafından uygulanan ekonomik yaptırımlar? Yargının bağımlı hale gelmesi? Mavi Marmara? Suriye politikamız? Onlarca canımıza mal olan darbe girişimi? Gezi olayları? Terör olayları? Artık sadece rakamlarla anılmaya başlayan onca şehit? Ekonominin gerilemesi? Yumurta tüketiminde bile dışa bağımlı oluşumuz? İnternete getirilen kısıtlamalar? Demokrasiden uzaklaşmamız? Örnekler o kadar fazla ki…Bunların hepsinin güçlü bir yürütme organımız olmadığından kaynaklandığını düşünebiliyorsak orada bir sıkıntı var demektir.

Milli İrade: Halk için Halka rağmen

Neden ısrarla başkanlık sistemi getirilmeye çalışılıyor? Demokrasilerde bu kadar dayatma olur mu? Örnek verelim : David Cameron Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nde kalmasını savunuyordu. Referanduma gitti. Sandıktan Brexit çıktı (Brexit: Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması anlamına gelen, Britain ve exit kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir terim). Cameron ne yaptı? İstifa etti. Neden? Çünkü savunduğu kendi doğrusuyla halk hemfikir değildi. Demek ki artık halk için görevine devam etmesine gerek kalmamıştı. Geçtiğimiz günlerde İtalya’da anayasal değişiklik için referanduma gidildi. Sandıktan hayır çıktı. Halk reddetti anayasal reformu. Matteo Renzi ne yaptı? İstifa etti. Neden? Çünkü milli iradeye saygı bunu gerektirdi. 2015 genel seçimlerinde Ak Parti başkanlık sözüyle seçime girdi.  Ak Parti yüksek bir oranda oy kaybetti. Sandıktan koalisyon çıktı. Halk başkanlık istemediğini gösterdi. Sonucu beğenmedik, tekrar seçim yaptık. 1 sene bekledik, ülke genelinde politik psikolojinin tam anlamıyla bozuk olduğu, insanların doğru karar veremeyeceği bir anda tekrar başkanlık diye diretmeye başladık. E peki milli irade bunun neresinde?  Halk için, halka rağmen…

Demokrasi Bunun Neresinde? 

Genel seçimlerin ve cumhurbaşkanı seçiminin aynı gün yapılmasındaki tehlike ise şu şekilde: seçmen hangi partiye oy veriyorsa onun adayını cumhurbaşkanı olarak seçecek. Böylece hem yasama hem de yürütme bir partiye ait olacak. Burada söz konusu olan şey yasama ve yürütmenin aynı partiye verilmesi. HSYK üyelerinin yarısı cumhurbaşkanı diğer yarısı ise —cumhurbaşkanının partisinin çoğunlukta olduğu— meclis tarafından atanacak. Yargı bağımsızlığı söz konusu bile değil. Yani anlayacağınız tam olarak bir güçler birliği ilkesi. Meclisin yürütme üzerindeki kontrolü—Cumhurbaşkanının Yüce Divan’a sevki— için milletvekili sayısının 2/3’si gerekmekte. Meclisin cumhurbaşkanı seçiminin yenilenmesine, dolayısıyla kendi seçiminin yenilenmesine karar verebilmesi için 3/5 çoğunluk uygun görülmüş. Fakat, meclisin çoğunluğu zaten cumhurbaşkanının partisinden olacağı için yasamanın yürütme üzerindeki kontrolü pratikte ortadan kalkmış oluyor. Bunun yanı sıra, cumhurbaşkanı tek başına tüm meclisi dağıtma yetkisine sahip. Buradaki kısır döngü gayet açık. Demokrasi seçimden ibaret midir? Cumhurbaşkanı sadece halka karşı sorumlu olursa, bu sistemin adı seçim otokrasisi olur. Soruyorum: Demokrasi bunun neresinde?