Türk Siyasetine Merkez-Çevre Yaklaşımı

1.18K

Cumhuriyet tarihi siyasetini basit bir şekilde Şerif Mardin’in 1973’te öne sürdüğü Merkez-Çevre yaklaşımıyla açıklayabiliriz. Mardin’in yaklaşımına göre, merkez ve çevre ayrımı, Osmanlı Devleti’nin laik eğitim ve demokratikleşme reformlarıyla paralel olarak oluşmaya başladı. Yani, Mebuslar Meclisi döneminde bu sosyolojik ayrım kendisini göstermeye başladı. Mebuslar iki kutup etrafında toplanmıştı. Reformcu, modernleşme yanlısı asker ve sivil elitler merkezi oluştururken, geleneksel, tutucu ve reform karşıtları da çevreyi oluşturuyordu.

Birinci Cihan Harbi’nde yenik düşen Osmanlı Devleti Sevr Anlaşması’nı imzalayarak bugün Türkiye’ye ait olan toprakların büyük bir bölümünün işgalci devletlere verilmesini kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu esnada merkez elitleri, Sevr Anlaşması’nı kabul etmeyerek yurtta bir kurtuluş harekatı başlattı. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla birlikte bağımsızlık kazanılarak Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi.

Cumhuriyet döneminde bu sosyal kutuplaşmanın merkez halkası şehirli ve eğitimli sivil/asker elitler, çevre halkası ise geleneksel, tutucu ve daha az eğitimli kırsal kesim olarak varlığını sürdürmeye devam etti.

Modernleşme ve teknolojideki gelişmeler esnasında çevrenin bu sürece entegre edilememiş olması kutuplaşmayı artırdı. 

Kültürel ve teknolojik modernleşmenin ilk olarak merkezde gerçekleşmesi çevrede karşı tepki oluşturdu ve çevrenin değer ve kültürlerine, özellikle de laikleşme karşısında dini değerlere daha fazla bağlanmasına yol açtı. Bu durum, haliyle, iki kutup arasındaki farklılığın daha ciddi seviyelere ulaşmasına sebep oldu.

Merkez, çok partili demokrasiye geçmeye karar verdi.

Ülke, kuruluşundan 1950’ye kadar merkez tarafından otoriter bir şekilde yönetildi. 1946’da durgun ekonomiyi canlandırmak ve Sovyet tehditlerine karşı batının desteğini almak istedi. Batının desteğini almak, onların demokrasi kültürünü benimsemekten geçiyordu. Dolayısıyla, merkez demokratikleşmek adına çok partili sisteme geçmeye karar verdi. 1950’de çok partili sisteme geçişle birlikte çevre de politikaya katılmaya başladı.

Çok partili demokrasi: merkez ve çevrenin iktidar ve değer savaşı.

Bundan sonraki Türkiye siyaseti iki kutup arasındaki bir iktidar yarışı olarak düşünülebilir. O zamandan bu yana hem merkezi hem de çevreyi temsil eden iktidar partileri maalesef bu ayrışmayı sadece iktidara giden bir yol olarak görmekten öteye gidemeyip, halk arasındaki kutuplaşmanın daha da kızışmasına yol açtı. İzlenen yanlış politikalar maalesef ülkede askeri darbelerin yaşanmasına da sebep olarak aslında siyasetçilerin genel ülke çıkarındansa kendi kişisel ve ideolojik çıkarları uğruna halkın duygularını sömürdüğünün bir göstergesidir. Oysa ki hep derler siyaset bir uzlaşı sanatıdır diye.

Siyasiler merkez ve çevre kutuplaşmasını bir iktidara taşıyan bir araç olarak gördü. 

Çok partili sisteme geçişten bu yana, adeta merkez çevreyi, çevre de merkezi bastırmaya kendini adamışçasına davrandı. Çevre partiler başa geldiklerinde bu kutuplaşmayı dindirebilecek reformları yapmadılar. Halbuki gerekli reformlar ve yatırımlar yapılsaydı, merkez-çevre farklılığını en aza indirgeyebilirlerdi. Aksine, iki taraf da yaraların üstüne tuz basmayı tercih etti. 2002 sonrasında ise, eski çevre yavaş yavaş yeni merkez olmaya başladı. Yine mağduriyet konuşmalarıyla, seçmenler birbirlerine kırdırıldı.

Halk arasındaki kutuplaşmalar siyasi partilerin işine yarar.

Seçmenler arasında kutuplaştırma oluşturmak güç için iktidara gelen politikacıların en önemli ve etkili aracıdır çünkü kendi seçmenlerini diğer seçmenlerden ne kadar uzaklaştırabilirlerse, partilerinin oy oranını bir sonraki seçimde koruma şansı da bir o kadar yüksek olur. Yani, kutuplaşma yaratmanın amacı başka bir partiye oy kaybetmenin önüne geçmektir. Dolayısıyla halk arasında ötekileştirmeye sebep olan ve halkın birlikte yaşama arzusuna balta vuran konuşma ve tavırlar sergileyen siyasilerin amacı halkın huzur ve güvenliğini sağlamaktan öte iktidarda kalıp ideolojik gayelerini gerçekleştirebilmektir.

Öyle bir parti düşünün ki…

Öyle bir parti düşünün ki, daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde bir yetkiyle ülkeyi 15 yıl tek başına yönetsin, ama yine de mağdur olsun; mağduriyetinin sebebi de hükümet dışında olan ve iktidar üzerinde bir yaptırım gücü olmayan diğer partiler olsun. Üstelik, kendi yanlış politikalarının sebebi olarak da cumhuriyetin kurucu partisini suçlasın.

Zaten iktidarda olan bir parti neden mağdur edebiyatı yapar?

CHP’yi çevrenin bastırılmasıyla eşleştirip, çevre seçmenlerinin CHP’ye karşı neredeyse kin tutmasını ve bu kinin devamını sağlamak, AK Parti’nin oylarını muhafaza edebilmesini mümkün kılacak en önemli stratejilerinden biri. Bu da CHP’nin neden her türlü konuda günah keçisi olduğunu açıklıyor. Yalnız hatırlamamız gereken önemli bir husus var: CHP’nin tek başına meclis çoğunluğuyla iktidar olduğu son tarih 1950. Gelişen tüm olumsuz olaylarda sorumluları iktidar partilerinde değil de T.C’nin kurucu partisinde arıyor oluşumuz akla başka bir soru getiriyor. Yeni Türkiye’nin inşası acaba modern Türkiye’nin kurucu beyin takımına ve onun oluşturmuş olduğu devlet değerlerine karşı bir değişimi mi içeriyor?

Öç alma politikası

Kutuplaşmanın her uçlarındakilerinin de görmek istediği farklı bir Türkiye olabilir. Belki biri dinin daha ön planda olduğu bir Türkiye görmek, diğeri de daha modern bir Türkiye görmek istiyordur. Yapılan hata da tam olarak burada. İkisinden biri seçilmek zorunda değil. Neden ikisi birden olmasın? Neden orta yolu bulamayalım? Zaten ya o ya bu politikası yüzünden bu durumda değil miyiz? Neden uzlaşamıyoruz? Siyasilerin ve seçmenlerin gözardı etmemesi gereken en önemli şeylerden biri de her iki tarafın da farklı ideolojileri olabilir; fakat, sadece oy uğruna bir diğerinin vatan sevgisini politik oyunlara alet ederek çirkin bir karalama kampanyasına alet etmesi hiç mi hiç etik değil!

Fikir ayrılıkları siyasette normaldir; fakat, devlet değerlerinin sorgulanması devletin meşruiyetini zedeler. 

Ekonomi, iç ve dış politika, devlet bütçesinin öncelikleri, vergi ve benzeri konularda partiler arasında fikir ayrılıkları olması oldukça normaldir; lakin, partilerin devletin var olan değerlerine yönelik fikir ayrılığında olması fazlasıyla tehlikeli bir durumun göstergesidir, devlet bütünlüğünün zayıflığına işaret eder ve uluslararası alanda devletin gücünü sarsar.

Durum böyle olunca, varılabilecek kanı Türk siyasetinin merkez ve çevre arasında süregelen intikam politikalarına dayalı olduğu ve bunun da seçmenler üzerinden ayrıştırmacı bir politika  izlenerek gerçekleştirildiği düşüncesi daha da güçleniyor. Seçim kampanyaları esnasında bu tarz çekişmeler olabilir; ama, bu ayrıştırmacı politikalar devam ediyorsa ortada çok büyük bir yanlış var demektir. Örneğin, seçim kampanyaları sırasında halkı ayrıştırıcı bir politika izleyen Trump bile başkan seçildiğinden itibaren bu söylemlerini bir kenara bıraktı ve ülkeyi yönetmekle ilgilenmeye başladı. Hükümetlerin kendi halkından öç aldığı nerede görülmüş?

Unutmamak gerekir ki iktidarlar değişir ve bu intikam politikasından vazgeçilmezse, maalesef Türkiye için ileride de bir kazanım söz konusu olamaz. Bu böyle sürüp gider ve bunun tek bir sonucu var: Uluslararası camiada Türkiye’nin geri kalması ve giderek güç kaybına uğraması.